Umursamaz mıyız: Zaman Girdabı

Hayatın akışı bir düzen içinde işlerken, birer seyirci oluruz çoğu zaman. İşin garibi, dünya üzerine herkes biraz birbirine bağlantılı, biraz bağımsız devam etmesine rağmen bu süreç herkese aşağı yukarı aynı işler. Daha küçüğüm, ilkokul biter mi, liseden de mezun olacak mıyım ki, üniversite okumayı ben de becerebilecek miyim düşünceleri zihinde bir süre kurulurken bir de bakarsınız ki çoktan işiniz olmuş, yalnız da değilsiniz ki eşiniz olmuş.

Zamanın alışılagelen ve duyarsızlaştıran yavaş tesirli zehrinin etkisinden olsa gerek, kısa bir sürede beynimizde geçebilme olanağı olan gelecekle ilgili endişe, beklenti ve hayaller, bazen düşünce hızından daha da çabuk gerçek hayatta çoktan meydana gelmiş olabiliyor.sonsuz-göz yanılması Bu böyle devam ettikçe de hayatın geri kalanı, geride bırakılanları yanında ilk bakışta uzunmuş gibi görünse de aslında çocukluk, gençlik ve ilk yetişkinlik dönemlerimizde geçirdiğimiz zamanların, içinde onca anı ve heyecan var olmasına rağmen bizlere sanki birkaç günmüş gibi gelmesi hiç de anormal olmayacaktır. Ömür vefa eder de şöyle 20 yıl sonra da sanırım, benim için şu yazıyı yazdığım, sizin için de okuduğunuz an’ı (tabi olur da hatırlarsak) sanki bir hayal, daha yeni imiş gibi de olacaktır.

Acaba hafızamızın bir zoru mu var ve hemencecik yaşananları unutup zaman hızlıca geçiyor gibi mi geliyor bize? Tamam, hemfikirim, zaman hep aynı ilerliyor aslında. Bunun yanında, elbette bize daha uzun/kısa gelen zamanlar vardır; durakta ya da banka sırasında beklediğimiz zamanlar ile dostlarla geçen zamanlar arasındaki fark gibi… Ama nicelik(dakika) olarak aynı olan iki zaman dilimi arasında nitelik olarak hiçbir fark olmadığından olsa gerek birkaç sene sonunda iki durum da hatırlanınca pek de bir fark hissedilemiyor. Dolayısıyla durum, hafızamızla ilgili bir problem gibi görünmüyor. Hatta çabuk unutan insanların, daha çok hatırlayan insanlara göre daha rahat zihne sahip bir hayat sürdüğünü de varsayabiliriz.

Hazin bir tarafı da vardır aslında zamanın kumlarının. Çünkü ömür kumsaatinin aşağı zamandüşen hiçbir kum zerresi asla yukarı çıkmayacaktır. Bu açıdan bakınca, biraz da insan “evet, gücümün yetmediği ve asla da yetemeyecek bir şeyler de var” diyebiliyor. Bunları yazarken sevdiğim bir hocamın felsefi bir esprisi hatırıma geldi: “Ya su, bizleri yıllar sonra tamamen öldüren bir zehirse?” Çok şüpheci (septik) bir bakış açısı diye düşünülebilirken aslında biraz da bu söz, zamanın geri getirilemeyeceğine inceden bir gönderme yapıyor. İçilen her bir su, yediğimiz her gıda maddesi, vücudumuzda bir yeniliğe, değişime neden oluyor ve biz asla bir gün önceki, bir saat önceki ve hatta bir salise önceki biz olmuyoruz; olamıyoruz.

Kumsaati demişken; peki, saatin yukarısında ne kadar kum kaldı? İşte bu da derin bir gizem katıyor insan hayatına. Bu, mistik çağrışımları da beraberinde getirebilen belirsizlik konusu, kendisini her an düşünmediğimiz için çoktan unutuluyor. Belki de işte bu yüzden, aslında insan olarak hepimiz biraz da umursamazız; tabi kimimiz az, kimimiz çok.

123 defa okundu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*